Son postun üzerine "O pride'a giderim ama onu görmem! Görmemem lazım! Onun da beni görmemesi lazım!" diye diye saatler geçirdim. Sonra kendi kendimi gaza getirip Taksim'e çıktım. Elimde dövizimle yürüdüm cadde boyu. (Lütfen, çok rica ediyorum, duş alın. Tıkış tepiş binlerce insanın arasındasınız, nolur duş alın da öyle gelin.)
Yürürken yazdı bana "Naber" diye. "İstiklaldeyim, yürüyorum, senden naber?" dedim. Hede höde of çok kalabalık modunda kısaca yazıştık. Sonra bana "Ben Sugar'dayım, gel istersen" dedi. "Tamam ama yarım saate anca gelebilirim sanırım, et et üstüne kalabalık." dedim, eğer ki nezaketen çağırdıysa "Aa tamam o zaman biz gitmiş oluruz." diye çevirebilmesi için. "Koş gel hadi" dediğinde topukladım, o kalabalığın içinde 15 dk sonra Sugar'daydım (hayatımda ilk defa).
İnanılmaz değişmiş! O eski çocuk yüzlü insan gitmiş yerine tipi gayet oturmuş, aldığı bir kaç kiloyu vücudunun en güzel yerlerine serpiştirmiş, fıstık gibi bir adam gelmiş! Konuşamadım tabi ki. Zaten gürültülüydü. Sonra kahve içmeye geçtik. Sonra bir şeyler yerken anca dillerimiz çözüldü, havadan sudan sohbet. Mekana geçtiğimizde beni ve yakın arkadaşını dans pistine sürükledi. Biraz dans ettik, sonra beni terasa çıkardı. Onu öpmemek için o kadar zor tuttum ki kendimi. Niye tuttuysam o da ayrı. Havadan sudan sohbet açtım yine, sıkıldı, içeri girdik.
Sonra bir ara yine hep beraber terasa çıktık. Fazla tabure olmadığından o sola kaydı, ben sağına geldim, teker lobumuzu yapıştırdık :-) Güzeldi. Biraz sonra sıkıldı kalktı yine (Yine!) Ortam kalabalıklaşınca dizimden destek aldı, elimi attım anında elinin üstüne. Bir kaç dk sonra yine çekti elini. Gecenin devamında benden uzaktı. En son ayrılırken belki kapıya gelir dedim, ama gelmedi. Sanki bir daha görüşmeyecekmişizcesine sımsıkı sarıldım ona - devamımızı ben de bilmiyorum çünkü.
Yine havadan sudan yazışmaya devam ediyoruz seyreklikle.
B: Günaydın. Haftaya temiz bi başlangıç olsun. (Burada dünkü "Ben döndükten sonra temiz başlangıç yapalım"a gönderme yapmak istedim)
O: Senin için de Günlük'çüğüm, güzel bir hafta olsun.
Mesafeli samimiyetini yerim senin, fıstık :-) Gel bana, korkma, bu sefer de güven. Emin ol hak ediyorum, emin ol üzülmeyeceksin; bilakis mutlu olacaksın!
Sekiz yıl öncesine dayanıyor olaylar. O zamanlar toydum, çiğdim, çocuktum, korkusuzdum, kırmak geçirmek eylemlerinin sonucunun hiçbir önemi yoktu benim için. Nasılsa derya denizdi dünya, biri gider diğeri gelirdi.
Geçen sekiz yılda piştim diyemem, "az pişmiş marine biftek" olarak nitelendiriyorum şu anki konumumu, durumumu.
Geçmişle bağlarımı koparmak adına yaptığım hatalardan dolayı özür dilemek istediğim biz dizi insan vardı. Son bir kaç yıldır bu listeyi tamamlamanın peşindeydim usul usul. Hemen herkese sunmuştum özrümü; biri hariç.
Benim için eşcinselliğin "eş"siz, sadece cinsellikten ibaret olduğu zamanlardı. Yeni yeni duygusal ilişki olgusunu anlamaya başlamıştım. O beni görüp yazdığında "Hmm, hoş çocuk gerçekten." demiştim. Pamuk ipliğine bağlı olsa da devam eden bir ilişkim vardı, ancak bu benim için bir başkasıyla görüşmeye engel değildi. Çünkü "Olmaz artık, bittik biz." dememe rağmen ayrılığı yok sayan biriyle beraberdim.
Şık bir mekanda akşam yemeği yemiştik. Orada bahsetmiştim ilişkimden. Çıldırdı tabi ki, "Madem ilişkin var ne diye bana geliyorsun?" diye. Haklıydı da.
İlerleyen günlerde bana davet etmiştim, geldi. Şarap eşliğinde saatlerce sohbet ettik.
Sonra o salaktan ayrıldım, tüm bağları tamamen kopardım. Anında yenisini aradım, "Ben artık yalnızım, bana gelmek ister misin?" diye. Geldi. O gece uzun uzun öpüştük, çırılçıplak kaldık. O ağır adımlarla ilerlemek istiyordu, ancak benim sabrım yoktu. Tüketim jenerasyonunun gözde bireyiydim çünkü.
Ertesi sabah birlikte kahvaltı ettikten sonra okula geldik. Benim içimde bir şeyler kırıldı. İstemiyordum onu. Bana olan hayranlığı apaçık ortadaydı. Ancak ben ona hazır değildim. Hani bir şeyi uzun süre istersin de sonra sabrın tükenir. Onu bulursun, ama çok geç kalmış hissedersin ve elinin tersiyle buruşturup fırlatırsın ya kenara, öyle yaptım. Tam da istediğim gibiyken korkup kaçtım. Telefonlarına çıkmadım, mesajlarını cevapsız bıraktım. Bir akşam dışarı davet ettiğinde "Arkadaşımın ailesi boşanıyormuş, ona destek olmaya çalışıyorum, bu akşam buluşamayız." deyip reddetmiştim. Gerçi bu yalan değildi, arkadaşımın ailesi boşanıyordu gerçekten. Ancak ben bunu iyi bir buluşmama bahanesine dönüştürebilmiştim.
Sonra başlamadan bittiğini farketti. Çılgına döndü. O dönem popüler olan "MSN"den bana saydırdı olan biten lafı. Haklıydı. Ayan beyan puştluktu yaptığım. Götlüktü. Ödleklikti.
İlerleyen zaman içinde bir kere iletişim kurmaya çalıştım, alaycı ama kızgın tavırla reddetti. Özrümü dileyemedim.
Geçen sekiz yılda sıkça aklıma geldi, ancak o son konuşmayı hatırlayınca "İnsanların hatıralarını deşip arkandan daha fazla küfrettirmene hiç gerek yok Günlük." deyip devam ettim yoluma.
İki gün önce facebooktan yazdı bana "Naber?" diye. Konuşmaya başladık, ekleştik, telefona geçtik, whatsapplara kadar uzandık. Birbirimizden bihaber geçen yılların acısını çıkarırcasına sohbet ettik. Geçen iki günde "İyi geceler :-)" ile kapatıp "Günaydın! Güzel bir gün olsun." diyerek açtık günlerimizi.
Bugün biraz daha kişisel, biraz daha içsel konuştuk: B: Ben O: O
O: Aslında davet ettiğinde gece kaç olursa olsun sana gelirdim. Senin İstanbul'un bir ucunda oluşun, benim diğer ucunda olmam pek de umrumda değil.
B: Geçen gün dediğin gibi, yeni yeni tanıyoruz aslında birbirimizi. Hala fırsat var bence.
O: Benim ailem yüzünden durumum belli değil, yurt dışına çıkıp geleceğim, bir de tabi silemediğim geçmiş yaşanmışlık var.
B: Önümüzdeki hafta buluşacak mıyız peki?
O: Aslında onu da yurt dışından döndükten sonra temiz temiz yapsak?
B: Peki
B: Peki hani gece kaç olursa gelirdim falan dedin ya, bunun şu anda olmamasının sebebi bu seyahat ve sebepleri mi yoksa bilinçaltı mı?
O: İkisi de. Ama senle yeni tanışıyor olsaydık şimdiye gelmiştim.
Yalnızlık ne zor şey lan! Yok, illa aşk meşk anlama şimdi. O da var tabi ki, ama asıl koyan genel itibariyle bambaşka bi yalnızlık.
Bu gece Taksim'de taş üstünde taş bırakmayasıya eğlenesim var. Ancak, birlikte dışarı çıkacak kimse yok gibi. Ankara'dan gelen bi arkadaşımın programı şayet erken biterse birlikte Taksim'e geçeceğiz falan. Lan! Lan! Lan!
Hani çok sosyaldim aslında ben? Hani muhtelif sayıda arkadaşım vardı? Hani hepsinin yeri ayrıydı da birlikte zaman geçirmekten ve mekanlarda eğlenmekten büyük keyif aldığım bi grup vardı? Noldu ona?
Yalnızım arkadaş! Çok yalnızım! Bugüne kadar pek takmamıştım bu durumu, ama yalnızlıktan kırılmaya başladığımı farkettim. Meğer içimde ne sosyal bi orospu varmış da haberim yokmuş. Tanımadığım insanlarla konuşasım var.
Özetle, ben her aşık oluşumda böyle oluyoreröre.
"Sen de ne ayrangönüllüsün yahu, önüne gelene aşık oluyorsun." diyosundur belki. Kavram kargaşası yaratma bi sen de! Belki yoğun hoşlandım, belki çok hoşuma gitti ve aşık oldum diyerek özetliyorum belki durumu, nerden biliyosun?
Hoşlandığım adamı bu akşam için davet ettim, havasında değilmiş, çıkmayacakmış, teşekkür ediyormuş. İstenmediğime yüzde yüz eminim artık ve bu durum benim ziyadesiyle canımı sıkmaya başladı. Çünkü geri dönüp baktığımda hayatıma giren insanlara başlangıçta çok yoğun duygular hissetmedim ben hiç. Hep sonradan, zaman içinde sevdim. Baştan bu kadar yoğun hisler beslediğim hiç kimseyle ise beraber olamadım. Gönlün istediğiyle birlikte olamadım, gönlüme gelen taliplerleydim hep.
İstediğim adamların da beni istediği günler gelecek mi? Sakin ve daha mantıklı adımlar attığım ve insanların bana olan ilgilerini kaybetmeyeceğim zamanlar gelecek mi acaba?
27 yaşındayım ben arkadaşım. Eve çıkma, yuva kurma hadiseleri uzak görünse de uzun soluklu ve doğrudürüst bi ilişkimin olması gerektiği yaştayım artık. Bu durum acilen düzelmeli! Kafayı yemiycem yoo yoo!
Bi süredir hayatım iş ve uykudan ibaret olduğundan son 3 gecedir olanlar fazla geldi sanırım bana. Baştan alalım hadi.
Cumartesi akşamı İzmir'e gidecek olan annemi otobüse bindirdim ve haftasonu için İstanbul'a gelen arkadaşımla konuştuk, arkadaşının evini tarif etti, onlara gelmemi istedi. Ok çok güzel, otobüs gelmedi, sonra onlar geldi beni aldı falan dört kişi bi masa çevresinde, alkol muhabbeti, çok güzel geçiyor evde. Kedi olduğundan allerjim azdı bi yandan, çıldırmışçasına hapşırıyorum, sümüklü sümüklü dolanıyorum ortalıkta. Oğlanlardan biri de ilgimi çekiyor deliler gibi. Meğer bizim adamla bir senedir telefonda konuşuyorlarmış ve galiba oğlan bizimkinden hoşlanıyormuş. Ben zerre renk vermedim o akşam. Gecenin sonunda iki farklı yatak opsiyonumuz vardı: Biri yatak odasındaki, diğeriyse salondaki. Payıma yatak odası düşmüştü ancak hoşuma giden oğlan salondaydı. Bi bahaneyle fırladım kalktım salona onun yanına gittim, sonra ev sahibi olan eleman geldi ve ona yatak odasına gitmesini söyledi. İçimden küfrettim, deliler gibi küfrettim. Onun üstüne de ev sahibi oğlanla bol çığırtılı seviştim. Zevk aldım mı? Hayır. Hissettiğim yegane şey acıydı. Tecavüze uğradığımı farkettim. Karşı da koyamadım. Zira baştan ben de gönüllüydüm.
Aklımda diğer oğlan vardı. Meğer onlar da benim arkadaşımla ufak tefek bi şeyler yapmışlar ancak benim aslında acı dolu olan ama onlara göre zevkten çıkan seslerim yüzünden donları toplayıp uyumuşlar falan.
Ertesi sabah hoşuma giden elemanla ilk uyananlardık. Mutfağa geçtik, sohbet ettik uzun uzun. Öyle havadan sudan şeyler. Laf arasında bana komplimanlarda bulunmayı da ihmal etmedi. Topuklarım götüme vuruyordu resmen sevinçten. Ama yine renk vermedim.
Sonra elemanla beraber çıktık evden, otobüse bindik, benim eve yaklaşınca numaraları değiştik, vedalaştık ayrıldık. O gün bugündür aklımda elemandan başka hiçbi şey yok. Yok. Olması gerekiyor ama yok. Neden mi? Çünkü Pazar öğlen eve geldikten yaklaşık yarım saat sonra babaannemin ölüm haberini aldım. Yok, öyle babaanneme bayılan bi insan olmadım hiçbi zaman, sevmezdim hatta. Ancak o babamın annesiydi ve babamın ne durumda olduğunu tahmin bile edemiyordum. İzmir'den gelen arkadaşıma haber verdim, öğleden sonra onunla İzmir'e gidecektim. Gece yarısına doğru İzmir'e vardığımızda bi başka arkadaşım geçtim. ertesi sabah apar topar evime gittim.
Annemin dediğine göre babaannem uyuyo gibiymiş. Normalde ölü gibi uyuduğundan olmasın sakın? Uyur gibi ölür mü insan yahu? Ölü gibi uyur sadece, yorgundur, miskindir, tembeldir, uykuyu seviyodur, ölü gibi uyur.
Namazdı, defindi, babam yerle yeksandı derken akşamı ettik. Aklım sürekli babamda. Ayağa kalktığında bile "Sen otur dinlen baba ben yaparım." diye etrafında dört dönüyorum. Çünkü aklım babamda.
Bu sabah erkenden evden çıkıp İstanbul'a döndüm. Aklım hala babamda. Bi de benim oğlanda. Konuştuk ettik bu akşam yine dün akşamki gibi, yine benim çabalarımla, ama sanki olmayası bi işmiş gibi geliyor. Tanımak istiyorum adamı. Harbiden hoşuma gitti sakin mizacı, sessiz yapısı. Galiba hayatımda ilk defa janjanları olmayan bi erkekten bu kadar etkilendim. Adam piç değil, bu bariz. Benim olmalı fıstık! Üstüne binip kırb... öhm, ayıp şeyler bunlar. Ama olmalı, o ayrı :)
Şayet dedesinin yanına gitmezlerse haftasonu haber verecek de buluşacağız. Giderlerse bayram sonrasına kalacak dediğine göre. Ama bence tekrar aramamalıyım, bundan sonra mesaj atmamalıyım. O benimle iletişime geçmeli dilerse. Zira yeterince açtım kendimi, tanımayı istediğime varana dek söyledim. Karşılığı yoktu en azından o anda. Şayet ben bilmiyorsam da karşılığı varsa da belli edecektir zaten. "Ne bir telefon, ne bir mesaj geldi senden çişlibülük yarim." durumu olursa da yapacak bi şey yok, her zamanki gibi götümü avuçlayıp oturcam demektir.
Neye çok heveslensem elimde patlıyo lan! Bu sefer düzgün olmalı, öyle istiyorum. Öyle hissetmek istiyorum. Güzel olsun, zira ben mutlu olmayı hak ediyorum. Benim mutluluk tanımımda yalnızlığa yer yok. Mutluluğun yolu "o insan"dan geçiyor bende. "O insan" bu oğlan olsun, bu oğlan "o insan" olsun. Hay hay, buyursun gelsin falan hatta.
Son posttan bu yana güzel gelişmeler olduğu gibi nötr ve olumsuzlar da oldu. Hangilerinden hangi sırada bahsedeceğim, bilmiyorum aslında. Gelişine vurucaz yine :)
Yakın bir gelecekte İstanbul'a taşınmam çok olası gibi. Bulduğum bi işe girebilmek için kastırıyorum şu aralar, zira güzel bi pozisyon. Maaş başlangıç için sıkıntı çektirecek bana belli bi süre sanırım, ama yine de keyif alarak yaşayacağım gibime geliyor.
Efendim, şu son İstanbul ziyaretimde sekiz yıldır tanıdığım ve beni bilmediğini sandığım hetero ve dişi bi arkadaşımın evinde kaldım üç gece boyunca. Hatun evde dişi ve yine hetero kuzeniyle yaşıyo. Kuzen dişisinin sevgilisi var bi yandan onla buluşuyo sık sık falan benim dişi arkadaşla çok sık bir arada zaman geçirmiyorlar.
Günlerden Cumartesi, hatunlar süslenip püslenmiş, Taksim yapılacak. "Ehuhu iyi hadi bakalım." diyerek gece 11de Taksim'in yolunu tuttum. Gittim. İlk başta kuzen dişisinin yine hetero ve erkek olan kardeşi ile onun yakın bi arkadaşıyla tanıştırıldım. İyi hoş güzel, İngiltere muhabbetleri de dönüyor ufaktan falan. Tünel'de bi mekana gittik, arkadaşları varmış orda. Biri erkek diğeri dişi iki kişi karşımda duruyor böyle. Oğlan tuvaletten yeni dönmüş, elleri de ıslak falan ve son derece hoş. Son son son derece hoş. Öyle gym kuşlarına benzemiyor hani sixpack bekleyenler için diyorum; tam istediğim kıvamda, ele gelen hatlara sahip ;)
Önceleri sevgili sanmıştım onları, hatunun elemana son derece intimate derecede yakın davranmasından mütevellit, çocuğun üstüne ardılmalar etmeler... Zira ben güya çaktırmadan oğlanı kesip bıyık burarken hatunun dik dik bana baktığını farkettim bi ara. Ama ne bakmak... Gözlerini dikmiş, asabi asabi fırlatıyor abla bakışları. Tırstım, "Olm Günlük, seni bilmeyen ve tolere olup olmadıklarını bile bilmediğin insanların arasındasın, rezil olcan şimdi." dedim kendime ve toparlandım. Ama aklım oğlanda tabi.
Sonra başka bi mekana geçtik orası çok sıcak olduğundan. Teras kat, havadar, Haliç dibimizde falan... Orada oğlanı yine kesmeye devam ettim ama aramızda sadece bir kişi oturduğundan ters açıdaydık çok kesmek kesişmek için. Bi ara Djarum'undan istedim, verdi falan. Ve farkettim ki o sevgilisi sandığım hatun aslında ablasıymış. Ay Allahım, düşman başına! Öyle abla olmaz. Fesat, içten pazarlıklı, mendebur mu mendebur, yer yemeyesice!
Pençelerini takmış yavruma, bırakmıyo. Oğlan da nasıl saf görünüyo böyle, nasıl naif ama nasıl da eğlenceli bi kişilik. Şipşirin bi yüzü var böyle. Yaşıtım ayrıca. Pazuları kaslı değil ama tam ısırılası. Yüz hatları müthiş. Babyface denebilir sanırım yüzü için ama bu tip ifadeler çok da skimde değil hani. Oğlan çok hoş ama!
O geceyi öyle kapattık işte, iki dişi hetero hatunla eve döndüm. Ertesi gece arkadaşım olanla sohbet ederken aslında beni yıllardır bildiğini öğrendim ve çemkirmekte de gecikmedim "Madem biliyodun e be karı, neden yıllardır beni kıvrandırdın durdun da Ş. ve O.'un yükünü azaltmadın? Zira hayatımdaki her bi gelişmede onlara sardırıyodum "Bak bugün nooldu biliyo musun?" diyerek." diye. Hak etti bence. Ama o kahkahalar atmakla yetindi. (Hetero değil mi anacım işte anca bu kadar...). Hatun gece yatağına geçerken kafamı koridora uzatıp "Ha bu arada. E. çok tatlı yauu ehe." dedim, sırıttı böyle pis pis.
Bi ertesi akşam İzmir'e dönmek üzere yola çıkmadan önce yemek üstü muhabbet ediyoduk. Bi ara "E'ye benzetiyoruz biz seni Günlük yaa. Tepkileriniz, duruşunuz, konuşma tarzınız çok benziyo." dedi hatunlar. "Çok da tatlı çocukmuş E. ehu." dedim artık, ne diyeyim. Şirret ablasından konuştuk kısaca. Ama lafı döndürüp dolaştırıp "E. ne tatlı çocukmuş öyle yauu."ya getirdim ben. E.'den hoşlandığımdan son derece eminler yani artık.
Bi kaç gün sonra Ş. ile konuştuğumda şu sekiz yıldır tanıdığım hatunun o gece Ş.'de kaldığını öğrendim, "Günlük E.'ye aşık oldu ehe." yapmış böyle. Ş. de bana soruyo "Aylardır boştaydın bebeyims sen, nooldu böyle?" diye. Anlattım ben de böyle böyle diye. Sonradan öğrendim ki evinde kaldığım G.'in kuzeni hatun Y., erkek arkadaşını E.'den kıskanıyomuş ve onun da gay olmasından şüpheleniyomuş. Çünkü E. sürekli oğlana asılıp duruyomuş. Sanırım sırf erkek arkadaşını koruma altına(!) almak için oğlanı bana push edicek. İşime gelir bebeyims diyorum tabi de öyle "İki sevişip bi öpüşelim, sonra herkes kendine yeni birini arasın." diyemiyorum E. için. Bariz hoşuma gitti aylar sonra birisi.
Aylar diyorum da, neredeyse senesi oluyor. Geçmişime baktığımda birbirinin peşisıra hayatıma girip çıkan insanlar olduğundan bu ara uzun geliyor bana. Ama o eski günleri de özlemiyorum. Tek başıma daha iyiyim abi ben. Yalnızlığımın bana verdiği hazzı kimsenin mahvetmesine izin vermem.
Şu işi kıstırsam da benden başkasını düşünmeseler bile işe almak için. İstediğim semtte istediğim özelliklerde bi ev denk getirsem de eşyalarımı alsam dayasam döşesem, üstüne bi de E. benim olsa, negzel olurdu hayat, di mi?
Bu sefer o kadar yılgınım ki, yazasım bile yok. Hani durup durup aklıma tonla şey geliyo yazacak, ama sonra osuruk gibi havaya karışıp gidiyo ne varsa, ne yoksa.
Evet, o dediğim piç oldum ben. Hissettirmeden altından girip üstünden çıkarak yoğun sempati uyandırabiliyorum bazılarında. Bunu kasıtlı yaptığım insanlar da var, yanında doğal davranmama rağmen tavırlarımı beğenen insanlar da. Ancak dediğim gibi, bunla beraber armudun sapı, üzümünse çöpü var.
30 yaşıma kadar ilişki falan istemiyorum ben arkadaş. Son 1,5 sene içinde olanlar yıpratmış beni. Yaralarım geçti çoktan, kabuklar falan da düştü. Sadece kızıl kızıl yara izleri var, derim tazeleniyor.
Ancak, benim hala zamana ihtiyacım var birine güvenebilmem için.
Karşıma çıkan herkese taktığım koca koca kulplar var. "Bunun şusu kötü, bunun busu kötü." diye. Hani eskiden hoşuma giden adamların olumlu yönlerine odaklanır kalırdım da sıkıntılarını görmezden gelirdim de sonra canım burnumdan çıkardı ya, hah işte o tersine döndü şimdi. Bu factlerin dengede duracağı zamanlar da gelir belki, o zaman karşıma çıkan birini fazla deşmeden, yaftalamadan, abartmadan sevebilirim belki. Veya belki de insan 7sinde neyse 70inde odur. Belki iki gün sonra karşıma biri çıkacak, aklımı başımdan alacak (hı hı tabi) ve ben bu tükürdüklerimi yalıycam. Var mı ki öyle bi dünya?
İdeal erkek...
Benden uzun olsun, ki başımı kaldırıp bakabileyim ona. Kamburum çıktı artık benden daha kısa erkekler yüzünden. (No offence at all.)
Sikspeki değil göbeği olsun, ki gece yanında uyurken bi elimle sımsıkı kavrayıp güvenle uyuyabileyim. Elime gelsin de tutabileyim ki gece beni bırakıp gitmeyeceğinden emin olabileyim.
Yüzü güzel olsun, ki her baktığımda içimin yağları erisin gitsin. Huzuru bulabileyim onun bi bakışında, bi gülüşünde.
Dışarı çıkınca gözü felfecir okumasın. Benim olsun. Sadece benim.
Hayattan zevk almayı bilsin. Öküz timsali bi mühendis veya ot gibi yaşayan bi doktor olmasın misal. Ama kariyeri olsun. Paralarımızı birleştirip Voltran yapabilelim canımız sıkıldığında.
Arkadaş çevremi, ailemle ilişkilerimi sorgulamasın. Sorgulanacak sosyal ilişkileri olmasın.
Yatakta kütük gibi yatmasın. Erken boşalmasın. Tatmin etmenin ve tatmin olmanın ne demek olduğunu bilsin.
Hayatı planlı ve programlı yaşayabilelim birlikte, kimseyi sıkmadan ve üzmeden. Ancak kafamıza estiğinde sırt çantalarımızı alıp bi yere kaçabilelim de. Çimlere oturup bira içmekten de keyif alabilelim, "Suit up!" yapıp Kuğu Gölü balesi'ni izlerken de.
İşten çıktıktan sonra geldiğim yerin sıcak yuvam olduğunu hissettirsin bana. Sevgilimin evi, bekar evi, garsoniyer olmasın o ev, yuva olsun.
İsteklerim saymakla bitmez, ki ara ara zaten yine yazıcam bunları ve hatta daha fazlasını. Böyle bi adama ulaşmam ne denli mümkün, ben de bilmiyorum. Ama önümde yalnız geçirmem gerektiğine inandığım 3 yıl 3 ayım var. Üç yıl üç ay! 39 ay! 169 hafta! 1186 gün! Şafak sayar gibi bunu sayamam elbette. Ama çok zor be hayallerimin erkeği. Her şeyden önce sen yıllar önce birinci gelen sperm olacaksın, dünyaya geleceksin, gay olduğunu anlayacak ve kabulleneceksin, sonra yollarımız kesişecek de, karşılıklı o elektriği alıp vericez de, flirt edicez de, birbirimizi şişirip şişirip oturucaz da, sonra olmadık bi anda patlayıp deliler gibi sevişicez de, ilişkiye başlıycaz da, gece gündüz öpüşücez de. De de de...
Better Together (Hawaiian version) by Jack Johnson on Grooveshark
"Yüzyıllar önce yüzyıl uyuyan bir prenses varmış, bir büyücünün zulmünün esaretinde kimbilir belki olabilecek bir uyanışı beklemiş yüzyıl boyunca.İşte o masal;Her masalın, her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır. Ve o gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak kalır. Öyle anılır.Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya. Masalın ve yüzyılın kendisine verdiği bu görevi seve seve üstlenmiş; zaten uyuyan güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu görmeden deliler gibi tutulmuş ona. Kendisine verilmiş misyona mı, uyuyan güzele mi aşık olduğunu ayıredemeyecek kadar toymuş o zamanlar. Böylelikle hayranlığın, sevginin, sevdanın, aşkın, cinselliğin ve beraberliğin bir kulak dolgunluğu olduğunu bir kez daha görüyoruz. "Bizim" sandığımız birçok duygunun, düşüncenin, değerin ve doğrunun içimize usul usul işlenmiş bir kulak dolgunluğu olduğunu...Ve prens dudaklarında yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya doğru yollandı.Masalına kahraman olma zamanı gelmişti.
Prensesin odasına geldi. Prenses uykusunun içerisinde batık bir gemi gibi gizemliydi. Uykusuyla bütünlenmiş güzelliğine, efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens. Çok uzaktan, çok uzaklardan, tam yüzyıl sonrasından baktı.Sonra kararını verdi:Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.O gün gelse de.Uyandırdığında bu sevdanın, bu büyünün, bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış, birkaç söz, bir dokunuş herşeyi bozacaktı. Sevmek suskunluktu, sevmek kesin sessizlikti, sevmek uzaklıktı, sevmek dokunamamak, erişememek, sevişememekti.Ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti sevmek.
Gözlerini açar açmaz, yüzyıldır gördüğü düşlerin anımsayamadıklarından ve o düşlerin tümünden, sızıya benzer bir duygu olacaktı kalakalmış olan. Biliyordu bu sızı hep olacaktı. Kaldı ki, o düşlerin tümüne eğemen olan ortak motifler, zaman zaman, yani yaşadıkça; yaşamını, ilişkilerini yoklayacaktı elbet. O düşlerin tümü anımsanmak içindi. Sonsuz bir anımsayıştı herşey; anımsayış ve unutuş. Ömrünün bundan sonrası düşlerinde gördüklerini yaşamakla geçecekti. İnsan uzun uykulardan sonra yalvaç bir yalnızlığa uyanıyor.
Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.
Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu, ben seversem yüzyıl öncesinin sevgisiyle seveceğim, o severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek. Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor. Bir öpücük, yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?Sevgi,Zehirli bir düşün, büyülü sözcüğü...Öte yandan sevmek göze almaktı, sonuna dek gitmekti, gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu prenses uykusundan uyandığında, ya da uyanır uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti. Çünkü sevmek sessiz ve tek başına bir şeydi. Sevmek yalnızlıktır. Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu. Onu uyandırmaktan korkuyordu.Eskisi kadar sevemeyecekti, belki de hiç sevemeyecekti. Çünkü arada o orman, o karanlık, o geçit vermez, o giz olmayacaktı artık. İşte odasında duruyordu.Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.
Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi? Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilirmiydi? Sevmenin zahmetini, birlikte omuzlanacak olan zahmeti yüklenebilir miydi?
Paylaşmaya, tartışmaya, özveriye, anlayışa gereksinen iki kişilik ilişkiyi göğüsleyebilir, götürebilir miydi?Sevmek imkansızlıktı.
Kendimizde beslediğimiz, kendimizde büyüttüğümüz, kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek. O hep bizdedir, bizledir, usul usul biriktiririz onu, içimizde yığılı durur. Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır bize.
Sevmek, kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız büyü.Oysa yeniden başlayacaktır arayışlar, pişmanlıklar, yanılgılar. Her şey "tamamlanmak" içindir. Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı umut, aynı arayış, aynı çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.Gözümüz arkada kalmıştır.
Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil, masalını seviyordu Prens.
Yanağımdan iki damla yaş süzülürken lanet ediyorum her şeye; senden ayrı olmama sebep olan herkese, her şeye, sana, beni arkadaş gibi görmene, canını defalarca yakıp kaçan o İtalyan'a, sabrını sınayan eski ortak tanıdığımıza, eski ortak tanıdığımızın bozduğu ilişkindeki o eski sevgiline, senin her şeyinle bağlandığın ama ruhunda yeni delikler açan bütün şerefsizlere.
Seninle olamayacağını bildiğim halde kafamı çevirip başkasına bakamıyorum. İstemiyorum bi diğerini. Mansiyon ödülüyle yetinmek istemiyorum, çünkü bu oyunda benim büyük ödülüm sensin! Kuralları falan da yok bu oyunun. Rakipler mi? Kim olduklarını bilmiyorum. Varlar mı, yoklar mı, bundan dahi bihaberim. Ama şunu biliyorum, ben mansiyon ödülüyle yetinemem!
Puppy eyes. Seni unutamam ben. G*tünü de yırtsan, g*tümü de yırtsam unutamam. Sende o puppy eyes ve o bakış varken ı-ıh :) Sen istediğin kadar iğren göbeğinden, göğsünden. Bana yeterince seksi geliyolar. Hem hep derim, flat bi karın, six-pack falan hikaye abi. Elini attın mı gelecek göbek denen bi şey. Love handle dediğin, sevgini aktarmana yarayan bi iletişim aracıdır, mıncırılır, sıkılır, eğilip öpülür. Seni mevcut halinle, olduğun gibi istiyorum. Gözlerinde eskiden kamerada yansıttığın ışığı görmek istiyorum, sen bana bakarken. Ha gider zayıflarsan da karışmam. Benim için yine puppy eyes'sın. Hala, akşam işten eve dönünce gözlerinin içine bakıp öpmek istediğim adamsın. Gece yatağa uzanınca sıcaklığında, kokusunda uyumak istediğimsin. Birlikte sosyal aktivitelere katılıp eve dönüp sevişmek için saniyeleri saymak istediğimsin.
Sen çoksun benim için. Ama yoksun bi yandan da, lanet olsun ki!
Cartoons and Forever Plans by Maria Taylor on Grooveshark
"Başka türlü bir şey benim istediğim. Ne ağaca benzer, ne de buluta. Burası gibi değil gideceğim memleket. Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava. Nerde gördüklerim? Nerde o beklediğim? Rengi başka, tadı başka." Can YÜCEL
İçimden seni arayıp sana benim için ne kadar özel olduğunu anlatmak geçiyor, ama yapamıyorum. Onüçbuçuk ay önce KHY'i severken seni Ksk-Konak vapurunda arayıp onunla ilgili sorunları ağlayarak anlattığıma köpekler gibi pişman olduğumu haykırmak istiyorum, ama yapamıyorum. Olan oldu sanırım çoktan. Hayat bu. Hiçbi silginin silemeyeceği waterproof mürekkeple, ateşin ve mekaniğin etki edemeyeceği nanoteknolojik bi kağıda yazılıyor her bi hareketimiz, tavrımız, sözümüz. Silmek, yok etmek mümkün değil. Yeterince güçlü olanlar aynı mürekkebi kullanarak bazı kelimelerin, cümlelerin üstünü karalıyor sadece. Ama yazılanlar hala duruyor aslında.
Seni arayıp "Sadece sesini duymak istedim." deyip kapatmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Sen böylesi bi oruçtayken, sen en ufak bi ilgiye dahi kucak açmaya hazırken -ama kendine verdiğin sözü tutmak adına kucak açmıyorken-, seni beni arkadaş olarak görmüş ve kabullenmişken, yapamıyorum. Yapamam.
İçimden ne zaman çıkarsın? Dahası, içimden çıkar mısın? Başvurduğum iş ilanlarının Gebze-Kadıköy aralığında olmasına özellikle dikkat ediyorum, seninle aynı evde, değilse de yakında yaşayabilmek, akşamları Elit'e bi kahve içmeye veya meşhur tavukgöğsülerini yemeye çıkabilmek için. Sana yakın olmak istiyorum.
Çektiğin bariyerler çok yüksek değil belki, ama ne kadar çabalarsam çabalayayım o duvarı aşamayacağımı çok iyi biliyorum. Ne kadar yükseğe çıkarsam çıkayım, kat ettiğim yol kadarı önüme eklenecek mutlaka. Arkadaşınım çünkü.
Ah çocuk, ah! "Keşke arkadaş olmasaydık." diyesim geliyor bazı bazı. Keşke ikibuçuk sene önce tanıştığımızda olan bitenin sonrasında öyle havada, öyle askıda kalsaydık. Beni friendzone'a itmene olanak sağlamasaydım keşke. Veya keşke o zaman değil de bundan bi altı ay sonra falan tanışsaydık. Her şey çok daha güzel olabilirdi belki.
Ama yok, her şey olması gerektiği biçimde, gereken zamanda olup bitiyor. İyiden iyiye inandırdım buna kendimi artık, hayatımın bi parçası oldu bu gerçek de. Tıpkı beni arkadaş olarak gördüğün gerçeği gibi.
İstanbul'a gelmeden önce düşünüyordum sürekli, "Acaba ne hissedeceğim onu görünce? Sesinden, fotoğraflarından gördüğüm gibi ışıltılı gözlerle mi bakacak bana? Yoksa ikimiz de 'Kenks naber yea?' deyip direkt muhabbete mi dalacağız?" diye. Muhabbete daldık, flört ettiğim kişiye varana kadar çok şeyi anlattım sana, fotoğraflara varana dek gösterdim. Üstüne de senden etkilendiğimi fark edip sana bunu anlattım. Kendime dışarıdan bakınca hani sen değil, kim olsa beni istemezdi. Ben beni istemezdim misal. "Kafası karışık bu çocuğun, daha öğrenmesi gerekenler var herhalde. Veya hayatındaki öncelikleri belirleyip ona göre gitmesi lazım, hayatını bi düzene oturtması ve ne istediğini açıkça ortaya koyabiliyor olması lazım." derdim, kendim için.
Zamana ihtiyacım var evet, hayatımı bi düzene oturtmam lazım evet. Bunların hepsi olacak. Çabalıyorum kendi çapımda, çünkü bunları değiştirmek benim elimde. Ama keşke kalbin de elimde olsaydı be çocuk. Bugüne kadarki hoyratlar gibi davranmazdım ona, önceden de davranmadığım gibi.
Sana dair pişmanlıklarım var elbette. Öfkeden canını yakacak cümleler kurdum zamanında. Seni sıkacağını bilmeden faşist beylik laflar ettim durdum. Eski sevgilimi anlattım sana zamanında. Öyle pişmanım ki; ne anlatabilirim, ne de anlayabilirsin.
Sana yakın olmayı öyle çok istiyorum ki...
"Tut seninle farklı insanlarız, göz bebeğinde parlayan yıldız. Al, sömür, yut, dünya durur bugün. Hiç bilinmez yarın suçlu kim? Örtük yüzüm, diz çökerken, göster beni aletin doluyken. Dök üstüme sıcak suyunu. Hakkın sende kalsın. Sessizim, bu ses senin. Öldürdün beni Sezar, yaşatmadın, nefes almadım. Bir oda var, hem ufacık, hem gözü görmez, her yerine bağ dolanır sürünürken. Dur dokunma cismim bulaştırır. Bir odam var hiç görmediğin. Baktığın gün söyle açık mı? Baktığın gün söyle açık mı?" Sakin
Koli kelimesinin kullanım anlamıyla başlayalım. Efendim, eşcinsel sözlük der ki; koli, cinsel partnerdir. Koli kesmek ise edindiğimiz seks partneriyle allah ne verdiyse diyip yumuluşmak, meşk eyleşmek, penetratif yakınlaşmalarda bulunmaktır.
Peki neden koli turizm? Çünkü 10 milyon TL bana çıkacak bu akşam! İki tane çeyrek biletim var. İlkini kendime, ikinciyi de annemin şansına aldım. Az önce mercimek köftesi, haydari, adana kebap+pilav, iskandinav salataları, havuç salatası derken annemle karşılıklı füzyon mutfağını nasıl yanlış yorumladığımızı babama ilan ettiğimiz sofrada soft içeceklerimizi yudumlarken aklıma büyük ikramiye geldi. 40 milyon TL! Eşşeğin yanına su kaçırmak diyebilirler bence bu kadar paraya. Çeyrek biletim olduğu için o kadar çok parayla uğraşmak zorunda değilim neyse ki.
10 milyon TL. İlk ağzımdan çıkan "Ben bu kadar paranın 1 milyon TL'sini harcarım." oldu. Sonra bankaların ikramiye sahiplerini müşteri yapabilmek için ne taklalar atacaklarını konuştuk ayaküstü. Babama göre istersek kapımızın önüne son model sıfır araba çekebilirlermiş bi 35-40 bin liralık. Mantıklı geldi bana da.
İlk etapta uygun bi bankayla anlaşıp ikramiyeyi oraya yatırırım ben efendim, olduğu gibi! Zaten durduğu yerde çatır çatır para kazanacak ben harcama yollarını planlayıp yasal prosedürü yerine getirmekle uğraşırken. Yıllık %25'ten aşağı faiz veren bankaya da s*ktiri çekerim, kusura bakmasınlar. Benim gibi kaç yağlı müşterileri olacak sanki? Haliyle dünya seyahatimin parası ziyadesiyle çıkmış olacak bu faizlerden. Bu süreçte ailemi yaşamakta olduğumuz fare deliğinden bütün eşyaları bırakarak çıkarıp doğru dürüst, aklı başında, yeni, dayanıklı bi eve, aile zevkimize uygun özel tasarım mobilyalarla yerleştirmek ilk yapacağım iş olur sanıyorum ki. Anneme gündelik işler için bir yardımcı, babama özel şoför tutmak da işverenliğe atacağım ilk adım olurdu galiba.
Sonra, ülkelerin konsolosluklarıyla muhatap olurdum. Hangi ülke bana 90 yerine 360 günlük Schengen vizesi verecek diye. Para bende ya, istediğim gibi konuşurum yanına koyayım! Ne var? Para bende!!!
Gelelim Avrupa bazlı seyahatimize. Şu dağcıların kampçıların falan kullandığı kocaman sırt çantası oluyo ya hani uyku matini falan rulo yapıp takıyolar sallaya sallaya, hah işte ondan alıp içine iki don, 5 çift çorap, iki t-shirt, iki pantolon, iki hırka atardım. Çantanın geri kalanını Türkiye temalı anahtarlık, kartpostal, bayrak, poster, magnet, kitap ayracı gibi hediyelik eşyalarla doldururdum.
Efendim, bütçem belli. Gideceğim her şehire ortalama 1000 TL ayırıyorum. Tabi çok daha azıyla zembil zembil gezebileceğim şehirlerin yanında 2000 lirayı bi anda harcayacağım şehirler de olacak. Hatta rotamı bile belirledim. İzmir'den yola çıkıp İstanbul üzerinden;
İtalya-Palermo, Katanya, Bari, Foggia, Naples, Floransa, Roma, Bolonya, Venedik
Slovenya-Ljubljana
Hırvatistan-Zagreb, Split
Bosna-Hersek-Mostar, Saraybosna
Sırbistan-Belgrad
Kosova-Priştina
Makedonya-Üsküp
Arnavutluk-Tirana
Yunanistan-Selanik, Patras, Piraeus, Atina
Mykonos Adası
Sakız Adası
Lesbos adası
Ayvalık üzerinden İzmir'e geri dönüş
Özellikle kastırmadım, ama tam 100 lokasyon. Her birinde ortalama 2 gün geçirsem, 200 gün. Schengen 90 gün. Schengenim 360 günlük olacak ağalar! Para bende! Mani tolks, biçıs!
Her şehirden iki anahtarlık aldım desem 200 anahtarlık, şehir başı ortalama 10 kartpostal desem, 1000 kartpostal (oh yeah f*** me pumps b*tch!), ortalama 2 magnet desek 200 magnet. Her ülkenin ve birliğin bayrağını da alırım mutlaka gittiğim yerlerden bi şekilde, 39 bayrak da öyle ekledim. Oha! Ara duraklarda illa ki bunları paketleyip eve küçük çaplı koliler falan göndermem gerekecek yani. Koli dediysem, eşya kolisi. Gümrüğe takılırsa ne bok yerim bilmiyorum, ama gerekirse öderiz gümrüğünü de ne var allallaa! Param var arkadaşım, öderim neyse tutarı!
Hazırladığım takvime göre 168 gün boyunca yollarda olucam. Bu sürede toplamda 100 şehir ziyaret etmiş olcam böyle geze geze. Negzel olurdu! Gittiğim her şehirle ilgili güzel broşürleri, şehir haritalarını toparlarım. Online kaynak bulduğumda bu bloga bağlı yeni bi adresten de herkeslerle paylaşırım. Yanıma küçük bi netbook ve kapasitesi yüksek bi harici harddisk alırım bi de. E zengin olacağım için 3 yedek bataryalı d*şşaklı bi de fotoğraf makinesi çekerim altıma. Oh yeah! Siz takipçilerimi sürekli fotoğrafa falan boğarım.
Allam az önce 12yi geçirdik, hala inatla ısrarla bakmıyorum büyük ikramiyenin vurduğu güzel insancıklar numaralarına. Biletlerim hala cüzdanımda, çıkarmıcam bu postu gönderene kadar.
Daha fazla dayanamıyorum, postu burada bitiriyorum, 2012 hepinize tatlı tatlı baksın, gözlerini kırpıştırsın dursun. Öpering!
Bi önceki postu biraz sert yazmışım sanırım, içimden gelenlerdi. Daha fazla bastırmak istemedim.
Kendimi toparlamam ne kadar sürer bilmiyorum. Gündelik hayat devam ediyor lay lay lom oh la la ne kadar güzel falan tamam da, Pazartesi sabah sen işe gidecekken beni uyandırdığında hani sarıldım ya sana, o anda içimi hem huzur kapladı hem de bi kötü oldum. Sonra bilinçsizce boynunu öptüm, huzur da arttı, rahatsızlık da. Sonra sen boynumu öptün, daha da katlandı bu hisler.
Sonra yine Cumartesi gündü sanırım, akşamüstü ben evden çıkacakkendi galiba, sen hırkamı giymiştin, "Kocaman duruyo bende buuu!" demiştin, ertesi sabah dönünce onu üstüme giyerken bi garip oldum ben gene.
İstanbul'da olsam ne değişirdi hakikaten? Görüntüye bakılırsa hiçbir şey. Ama bana anlatmadıkların ve yansıtmadıkların, ya da benim göremediklerim varsa çok farklı. Bilmiyorum. Çok merak ediyorum.
Bana karşı "o"ndan başka bi ilgin olduğunu bilsem kendimi kaptırabilirim belki, ama şu anda tek hissettiğim... Lan ben ne hissediyorum? Kendime bile anlatamıyorum daha bunu. Melankoli diyebilir miyiz? Bilmem ki. Depresyonda olmadığımı biliyorum ama eğer bu işsizlik süreci böyle devam ederse cidden kafa göz dalabilirim depresyona da. Kendi çapımda kastırıyorum ama işte İzmir'de yaşamak yetersiz kılıyo çabalarımı. Bence İstanbul'a taşınmalıyım; zira orda hem iş imkanı çok, hem de kendimi geliştirme şansım çok daha büyük.
Orada çalışmaya ve yaşamaya başlarsam, bi de üstüne sen gelirsen (doğru zamanda)... Ne güzel olur lan!
Hani şu var bi de. Yüzün de güzel, için de, senin beğenmediğin ve özgüvenini yok ettiğini iddia ettiğin dışın da. Bana güzel geliyo, bence tam tadında bi erkeksin.
Tamam, adının üstünü çizemedim hiçbir zaman. Tamam, içerde bi yerlerde hep kaldın durdun. tamam, senden sonra kimseye karşı %100 saf ve temiz yaklaşamadım, yani içerde sen vardın ufaltılmış da olsan. Ama be adam, ciğeri beş para etmez adamlarla (Tamam, hepsi değil. Ama böyleleriyle de yakınlaşmanın ötesine geçtiğin gerçeğini ikimiz de biliyoruz.) ilgili detayları hatırlıyosun da, sana sanki cam oyuncakmışsın gibi yaklaşabilen benle ilgili olarak neden bu kadar unutkansın? Evet, yüzüne karşı haykıramadım bunu. Tepkinden korktum. Benle ilgili kötü düşünmenden korktum. Ama neden?
Uyuduğu mezardan iki yıl sonra hortlayan zombiyim aslında di mi? "Neden yani?" diye soruyo olabilirsin, "Ne gereği vardı şimdi?". "Uykusuz kaldım amk deli gibi." diyebilirsin belki, haklısın da. Ama bu. Elde var bu.
Zamanında ikimiz de korktuk, haklıydık. Şimdi korku yok. Netleşmiş, oturmuş hisler ve istekler var sadece sende. Bense çomak sokulmuş su birikintisi gibi oldum bi anda. "Laaan! Hani neydi, nooldu şimdi???" diye dumurlara geldim.
Arkadaş gibi bakamıyorum işte sana amk. Yapamıyorum bunu. Ha İstanbul'da yaşıyo olsam, birlikte daha çok zaman geçirebiliyo olsak, ben İstanbul'da yerleşik olsam, flirt ettiğin bi adamla tanıştırsan beni, gözümün önünde birileriyle yiyişsen nasıl düşünürdüm bilmiyorum. Ne hissederdim? "Sike sike arkadaş" diye mi adlandırırdım seni, yoksa daha fazla canım yanmasın diye koşarak kaçar mıydım, senle görüşmeyi mi keserdim, bilmiyorum inan. Ama o çirkin yaftayı yapıştırmazdım, orası kesin. Çünkü iki sene önce de reddedişinin akabinde uluslararası arenada yaptıklarınla ilgili bi etiket yapıştırmadım sana. Anavatana dönüşünden sonra da öyle bi düşüncem olmadı hakkında. Belki bi kaç msn konuşmasında "hiii orospuuu" demişimdir, belki, ama sonunda en güzel, en cici smileylerimden vardır mutlaka. Buna da açıklık getirmekte fayda var.
Fonda Ròisìn Murphy'nin en sevdiğimi çalıyo, bana gönderdiğin, beni Ròisìn'le tanıştırdığın ilk şarkı. Ve ben seçmedim o şarkıyı şu an çalması için. Tepeye şu anda ekleyen benim tabi o ayrı.
(Hatırlamazsın ama) Hani zamanında bana "Doğru insanlarız bence, ama zaman ve yer çok yanlış. Ben burda, sen ordayken, benim içinden geçtiğim süreç belliyken yürümücek bu, gün gelicek canını yakıcam senin ben Günlük." demiştin. Artık doğru insanlar da değiliz galiba sana göre, di mi?
Hani acımanı da istemiyorum, "Aman benim yüzümden daha fazla üzülmesin, iyi hissettireyim.", "İki kelime edeyim de sakinleşsin." diye düşünmeni de istemiyorum. Bırak kendi halime. Belki yapacağın bu zaten, belki hiç düşünmedin saydıklarımı, ama istemiyorum gerçekten. Geçer mi, nolur, ne biter, kader kısmet nasip amk.
Büyümüşsün amına koduğum, çok büyümüşsün hem de. Belki gereğinden fazla büyümüşsün. Çünkü gerektiği kadar çocuk, yeterince de adamsın. Kendimi çocuk gibi hissediyorum senin yanında. İki yıl önce kimdin, şimdi ne olmuşsun? Beni kendinden uzaklaştırmak için çocuk numaraları da yapma, hakikaten bi şey yapma içimdekileri susturmak, bastırmak için.
Belki de gerçekten doğru insanlar değilizdir. Belki gerçekten "ultimate" olanı aramaya devam etmek, onun gelişini beklemek en iyisidir. Belki gereğinden, aramızdakinin hak ettiğinden fazla gözyaşı dökülmüştür bugüne kadar birbirimiz için. Belki bu kadar ağlamam, canımın yanması, senle yaşayabileceklerimin o kadar da iyi olmayacağının göstergesidir. Ama ben nasıl friend zone'a itildim? Ne zaman oldu bu? Başından beri öyle miydi?
Bi şeylere kıyamamazlık var ortada, bariz bu. Yoksa 27 aylık bi merak bu kadar kolay ve güçlü bi biçimde bastırılamazdı ikimizin içinde de, if you know what i mean. Ve evet, istiyorum da, ama istemiyorum da aslında bi yandan. Neden istediğimi, neden istemediğimi sen de gayet iyi biliyosun ki bunu da konuştuk açık açık. Tabi içinde bana dair bi tek merak bu kalmışken aramızdaki bağlantının ne olduğunu da sorgulamanı isterim bi yandan. Kaç arkadaşınla ilgili böyle bi merakın oldu? Ben kimim? Neyim senin hayatında? Konumum neresi?
İyisin çocuk, kilonu sev, göbeğini okşa, love handle'larını mıncır. Dünkü geyiğe dönecek ama, vitrinin güzelse ziyaretçisi çok olur zaten. Görüntüyü herkes sever çünkü kolaylıkla. Ama ikimizin de aradığı şey vitrinde sergilenmez hiçbi zaman, sergilenemez çünkü.
Kendimi sana beğendirmeye de çalışamam. Hem, beğenecek olsan 27 ay içinde yapardın bunu. Hani bunun olması için uğraş vermem çok saçma olurdu. Zira vitrin değil bu.
Çok hoşlandığınız ve değer verdiğiniz bir kimseden de size büyük bir sevinç geliyor. Size yaklaşımı, güveni ve imkan tanıması hayatınızı etkileyecek. Mutlu bir değişiklik başlayabilir. Sizin en önemli ilkeniz dürüstlük ama ne yazık ki herkes sizin kadar dürüst değil. Bunu fark ettiğinizde çok üzülüyorsunuz. Bugün hiç ummadığınız bir kişinin ikiyüzlülüğüne tanık olabilirsiniz. Maddi açıdan büyük bir sıkıntınız var fakat bu durumdan ailenizin desteğiyle kurtulacaksınız.Paylaş02/12/2011
Hani böyleydi falım? Hoşlandığım kişiden sevinç değil, tam olarak 23 saniye önce o haber geldi. Flirt ettiği kişiyle başlamışlar. Hayırlı olsun tabi, onun adına sevindirici bi haber bu. Ama ya benim adıma?
Günlük Ayracı (1:00 PM):
naber genç
Hebele (1:01 PM):
iyiyim Günlük Ayracı
sen nasılsın?
Günlük Ayracı (1:01 PM):
geberiyorum hastalıktan
Hebele (1:01 PM):
hala mı :|
Hebele (1:02 PM):
geçmiş olsun
Günlük Ayracı (1:02 PM):
kötüleşti daha da
Hebele (1:02 PM):
ilaç içiyosun di mi
Günlük Ayracı (1:02 PM):
aslında kendime iyi bakıyorum, öpüyorum falan ama işte.. :D
Hebele (1:03 PM):
ahah bi de bana yaşlı dersin
yaşlılık belirtisi olan o
:P
Günlük Ayracı (1:03 PM):
olum ben kabullendim en azından :D
Hebele (1:03 PM):
ee ben daha yeniyim bu konuda napayım
zamanla alışıyorum işte
hehe
Hebele (1:04 PM):
25 dedim mesela geçen gün kaça girdin dediklerinde
öyle öyle dank ediyor
:D
ki bi ay öncesine kadar tanımadıklarıma 22 yaşındayım diyen bi insandım
aşsdlfksj
Günlük Ayracı (1:05 PM):
ahahaha
Hebele (1:05 PM):
22 idealdi..21 ya da 20'yi yemiyolar
:D
Günlük Ayracı (1:05 PM):
oflaya oflaya için last.fm'de top listeners'lar arasına gircem çok kararlıyım :D
bana da "sen 88-89 doğumlu falansındır heralde" diyenler oldu geçtiğimiz hafta sonu
Günlük Ayracı (1:06 PM):
1-2 kişi diil hem de :D
Hebele (1:06 PM):
körmüydü bunu söyleyenler peki?
:P
Günlük Ayracı (1:06 PM):
bana bak "eski sevgililerin cinayeti" diye gazeteye kapak yaptırma beni :D
Hebele (1:06 PM):
ama yani şimdi göz var nizam var
Hebele (1:07 PM):
onlar iltifatın bokunu çıkarmış biraz
ahah
:D
Günlük Ayracı (1:07 PM):
senin gözlerin doğru düzgün görmüo demek ki :D
hıh
Hebele (1:08 PM):
bişey dicektim
neyse
:D
Günlük Ayracı (1:08 PM):
de de kalmasın içinde .d
Hebele (1:09 PM):
eflatun yazmış bu şarkıyı..onun albümünü indiricem şimdi
pek dinlememiştim o adamı ben
Günlük Ayracı (1:09 PM):
eet
ben de dinlemedim de albümü mü varmış
öle bi sanatçı mı varmış :D
Hebele (1:09 PM):
vardı evet..yapmıştı bi albüm
ama adı ne garip diye böyle gözardı ettiydim
:D
Günlük Ayracı (1:10 PM):
böle tarih mi edebiyat mı ne desem bilemedim, öyle bi yerden hayal meyal hatırlıyorum ben o ismi
Hebele (1:10 PM):
felsefecimiydi neydi öyle bişey vardı
Hebele (1:11 PM):
atıyor da olabilirim
Günlük Ayracı (1:11 PM):
evet evet filozoftu sanki
ben ordan hatırlıorum işte bu ismi
albüm de mi yapmış dirilip?
yoksa hiç ölmemiş mi? :D
Hebele (1:12 PM):
dondurmuşlar zamanında bunu...işte şu tarihte canlandırın,çok feci şarkılar yaptım ama o tarihte albüm yapabilirim demiş
sonra işte kafası karışmış insanların...'şarkı,albüm ne lan' demişler
Günlük Ayracı (1:12 PM):
gaddemit :D
Hebele (1:12 PM):
bunu cadı diye yakmışlar
öyle
asşdflk
Günlük Ayracı (1:14 PM):
hey allam .D
Günlük Ayracı (1:18 PM):
içimize kaçan burcu güneş bambaşka..
Hebele (1:18 PM):
dediğin doğru ama hani açık adres benzetmesi (2009’un açık adresi neyse 2011’in oflaya oflayası da odur demiştim de başka bi ortamda)
cidden fena patlar bu şarkı
Hebele (1:19 PM):
ben orijinal versiyonu pek dinlemedim bu arada
hatta hiç dinlemedim :D
ona bi bakayım dur
Günlük Ayracı (1:19 PM):
eğer bi şarkıyı hiç sıkılmadan bıkmadan yüzlerce kez dinleyebiliyosam, dinlerken hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyosam ama gözyaşları dışarı değil içime akıyosa...
Hebele (1:22 PM):
ağlama isteğin neden bilmiyorum..ama sana dair bildiğim bi şey var..bana ağlamak istediğini ama ağlayamadığını söylemiştin askerden sonra,hani en son yanına geldiğim gün
keşke ağlayabilseydin..içine atmasaydın herşeyi
ağlamak kötü bişey değildir
rahatlar insanlar
Günlük Ayracı (1:23 PM):
hebele bana niye bu kadar hoyrat davrandın? ben sana ne yaptım?
seni sevmekten başka naptım ben hebele?
biraz ilgini istedim sadece
Günlük Ayracı (1:25 PM):
hani ikimizin de boynu büküktü tanıştığımızda? niye kırdın boynumu hebele?
birbirimize omuz değil miydik biz?
Hebele (1:26 PM):
ben seni çok sevdim Günlük Ayracı ama bunu hiç belli edemedim..etmek istemedim..çok korkuyordum ben senden..sırf senden de değil herşeyden..hani tüm yaşadıklarımdan sonra en saçma zamanda çıktın sen karşıma
dur dedim hebele...iyi olacak herşey...kendine gel sadece
Hebele (1:27 PM):
elimden geldiğince düzeltmeye çalıştım kendimi..yaptım da..ama bu sana yetmedi
yetmemesi senin suçun değil
Hebele (1:28 PM):
senin tek suçun var hikayemizde,askerden döndüğünden sonra herşeyin farkına varıp çabaladığımı görememiş olman..
bu gelmişti elimden o sürede...zamanla daha da iyi olacaktı..emindim
Hebele (1:29 PM):
istemedin..
Hebele (1:30 PM):
keşke konuşmayı becerebilseydik
becerebilseydim
Günlük Ayracı (1:30 PM):
keşke
Hebele (1:33 PM):
şimdiyse...ne bileyim,mesela..istediğin şeyin bu olduğunu sanıyordum.şu an olduğumuz şey.yanlış anlıyoruz birbirimizi hep.ya da anlamak istemiyoruz.
tek isteğim keşke ağlayabilsen
rahatlaman için
ben gecelerce ağladım...varlığında da yokluğunda da..
Günlük Ayracı (1:34 PM):
keskin sirke küpüne zararmış, az önce döküldü biraz
istediğim bu değil tabii ki
Günlük Ayracı (1:35 PM):
en azından o gece hubulunun arkadaşının cillop kocasını senin ağzından duymak ve üstüne sertab'ın şarkısını bana bakarak içten içe gizli gizli söylemen değildi
Hebele (1:37 PM):
o an nefret etmiştim evet orada olmandan..iyiyim sanıyodum o şarkı canımı yakmıştı o an..farketmemişsindir diye sevinmiştim hatta
Günlük Ayracı (1:37 PM):
farketmedim, bibibi söyledi
Günlük Ayracı (1:40 PM):
o gece sabah7ye kadar uyumadım ben. 4e kadar şorololarla içtik sıçtık, sonrasında bibibiyle sohbet ettik 2-3 saat boyunca
o eskilerden açtı, ben açtım
Hebele (1:42 PM):
o zaman söyledi sanırım.anladım
Günlük Ayracı (1:42 PM):
yok, daha doğum günündeyken söyledi
ben geçiştirdim
"hebele yapmaz öyle şey" abidik gubidik salladım
Hebele (1:42 PM):
=)
yapmıştım
Günlük Ayracı (1:42 PM):
biliyorum
Hebele (1:45 PM):
bunları neden şimdi konuşuyoruz peki?
Günlük Ayracı (1:45 PM):
ne zaman konuşaydık?
Hebele (1:45 PM):
rahatlatıyor olduğu için mi?
Hebele (1:46 PM):
daha önce..ne bileyim
bilmiyorum
Günlük Ayracı (1:46 PM):
çok mu geç kaldım bu cümleleri kurmak için, sana göre?
Hebele (1:49 PM):
15 gün boyunca hızla uzaklaşmaya çalıştım senden Günlük Ayracı...yapmasaydım 2 sene önceki o boktan halime geri dönecektim.
Hebele (1:50 PM):
benden ayrılmandan sonraki 2 gün boyunca gelip tren garında oturdum ben
kimseye anlatamadım bunu ben
o anı defalarca yaşadım
Günlük Ayracı (1:50 PM):
nasıl yani? basmanede tek başına mı oturdun?
Hebele (1:50 PM):
hıttırzıttırda
Hebele (1:51 PM):
o günü hatırlıyosun di mi? saat 2'de gittin..ben istedim gitmeni..saat 3 buçuğa kadar ağladım tren garında
hıçkıra hıçkıra
umursamadan kimseyi
normalde yapamazdım bunu dışarıda
Hebele (1:52 PM):
yetmedi...trende ağladım...görevli geldi hatta lavaboya gitmemi söyledi istersem
yetmedi herkesi yanıma çağırdım o gece ben...buluştuk
hepsinin içinde ağladım hıçkıra hıçkıra
binbir teselliler,'bu da geçecek,neleri atlattın sen' demeler
Hebele (1:54 PM):
yüzüğe elimde çevirdim defalarca...ne umutlarla gelmiştim o gün yanına ben..diyodum,iyi ki ilk önce senin konuşmana izin vermiştim
duymayı düşündüğüm şeyler bunlar değildi demiştim o gün sana
gerçekten de değildi
Hebele (1:55 PM):
takip eden günlerde de hiç azalmadın içimde
çok korkmuştum
zortcan olayına kadar
Hebele (1:56 PM):
o gün kararımı verdim.
Hebele (1:59 PM):
hala yanıyor içimde bi yer aklıma geldikçe o son gün,ertesi günler..şimdi bile oldu...ilk sen bitirdin kafanda..o profili açıp sex partneri aramaya başlayarak..sonra da ben.
ama öyle,ama böyle...bi şekilde bitti
Günlük Ayracı (2:06 PM):
peki
efendim, bendeniz günlük ayracı, halihazırda 26 yaşında terazi burcuna mensup bir gayciğim. evet, gay piyasasına bir girip bir çıkmamdan ötürü ilgisini çektiğim kesim genelde kaşarlar oldu, haliyle onlarca tanındım genelde. kenarda köşede kendi halinde takılan insanlarla az muhatap oldum ki bu durumdan muzdaribim aslında. çünkü kaşarlarla aramızda geçen olumsuz olaylar repüteyşınımı bence zedeledi, türce dedikoduyu sevmemizden mütevellit.
efendim, iyi bi üniversitenin iyi bi bölümünden mezunum, akademik yaşantım süresince sayısız kongre ve sempozyuma katılırken bi yandan da sosyalliği elden bırakmadım ve global bi öğrenci organizasyonuna iki yılımı verdim gönüllü olarak. bu da tabi okulumu uzatmama yol açtı ki bunun pişmanlığını hiçbi zaman duymadım, duymam da. bu süre zarfında edindiklerim, gidenlerin yanında dağ gibi.
çeşitli yurt dışı deneyimlerim oldu ve bunları kendi belirlediğim en iyi senaryolarla yönetip yaşadım.
efendim, tahmin edebileceğiniz üzere tipik bi anadolu ailesinden geliyorum, ancak hayatını ailesinin kurallarına göre oynayan bi gay değilim. yerleşik ve düzenli yaşantıya geçtiğimde ailemin hayatımdaki etkisini minimumda tutacağıma buradan bütün gelecek sevgililerime hitaben söz veriyorum.
bunun yanında, müziği, sinemayı, şarabı, kahveyi, yemekleri ve tatlıları çok severim. salatalarla da aram iyidir ancak dediğim gibi tipik bi anadolu ailesi olduğumuzdan portakallı kerevizi senede bi kaç kez yiyoruz ailecek, çoğunlukla geleneksel yemeklerle beslenirken.
hayata bakış açım "yaşa, pişman olma, pişman olacağın şeyi yapma, kendini, insanları ve hayvanları sev, kimseye zarar verme, ama canını yakanın ve saygısızlık yapanın da haddini bildir, gerektiğinde fiziksel şiddeti de uygula, ama fiziksel şiddete maruz kalmak bir yana insanların yüzünde hoşnutsuzluk ifadesi uyandıracak ters bi davranışta bulunma, yaşamdan zevk almaya bak, arkadaşlarınla bağlarını kuvvetli tut, sev, sevil, mutlu ol"dur.
kendimden bu kadar bahsettikten sonra biraz da aradığım insandan söz edeyim.
mümkünse benden kısa olmasın, en fazla benim kadar kıllı ve yağlı olsun ama kemikleri sayılan çiroz bi tip de olmasın, yüzüne bakanın bi daha bakası gelsin ama mutluluğumuzu görüp utansın ve bakamasın, arkadaşlarımla iyi geçinsin, gülmekten çekinmesin, şarabı sevsin, alıngan olmasın, gerektiğinde trip atmayı da bilsin, kavga etmeyi de, çatır çatır laf söylemeyi de, ama bunları yapmadan önce oturup iki kere daha düşünsün, fevri olmasın bana karşı, bana kıyamasın, kendimi kollarına bıraktığımda beni taşıyabilsin, kendini kollarıma bırakabilsin "acaba?" şüphesi olmaksızın, ihtiyaç duyduğunda elini tutup kaldırmama izin versin gururuna yenik düşmeksizin ve ben düştüğümde de elini uzatsın daha ben istemeden, kültürü sevsin, müziği sevsin, konuşmayı ve gülmeyi tekrar tekrar sevsin, sessizleşmesin, eskaza ben sustuğumda beni papağana çevirecek konuyu bilsin, oturup kalkmayı bilsin, kariyerine önem versin ve geçmişte bunun için adımlar atabilmiş olsun, zamanında kaybetmiş ve bi şeylerin değerlerini daha iyi anlamış olsun (hem kariyer hem de aşk anlamında),hayalleri olsun, uzun vadeli planları olsun,kısa günü yaşamayı bilsin, başını kaşıyacak vakti olmayan bi işkolik olmasın, hayatı dengeli yaşasın, evet demeyi sevdiği gibi hayır demeyi de bilsin, ebeveynleri, arkadaşları, işi ve sevdiceği arasındaki dengeyi sağlam kursun.
şimdilik bunlar. var mı böyle biri senin bildiğin, tanıdığın, ey okur? naalır tanıştır beni onla hadi be naalıııır? :)
Sanırım boşalalı 1 saat falan oldu, taş çatlasın 2 saat. Ama şu an yanımda olmanı öyle istiyorum ki, çıplak bedenlerimizin sen kokan çarşafın üstünde yanyana dizilip birbirine temas ettikçe alevlenmesini öyle istiyorum ve özledim ki... Kafamda dahi kelimelere dökemezken buraya nasıl yazabilirim ki?